Kalem Güzeli - www.kalemguzeli.org - Türk Hat Sanatı
Kalem Güzeli - www.kalemguzeli.org - Türk Hat Sanatı - Hattat Ali Hüsrevoğlu

Hattat Ali Hüsrevoğlu

  • Mescid-i Nebevi'nin Hattatlarından Ali Hüsrevoğlu ile Söyleşi

  • Mescid-i Nebevi'nin Hattatlarından Ali Hüsrevoğlu ile Söyleşi

    Ay Vakti Dergisinin Mayıs - Haziran 2012 sayısında yayımlanan Hattat Ali Hüsrevoğlu ile yapılan söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

    Hattat Ali Hüsrevoğlu
    1956 Afyonkarahisar/Sandıklı doğumludur.
    1974’de hat sanatına başladı. 1979’da Marmara Üniversitesi’ni bitirdi. 1982 yılında büyük üstad Hâmid Aytaç merhumdan icâzet aldı.
    1992’de Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’nin son genişletme projesinin hat yazılarını yazdı. 1993’te eserlerini sergilemeye başladı.
    Türkiye’nin değişik il ve ilçelerinde 65 adet şahsî ve karma sergiye katıldı.
    Hat sanatında âlet, malzeme ve yöntem geliştirdi. Yeni eserler ve tasarım çalışmalarına devam ediyor. Hilye-i Şerîfe türünden birbirinden farklı 30 kadar tasarıma imza attı. Hat sanatında ilk defa «Tevhid» türünde eser verdi.
    Hat yazılarını ağırlıklı olarak sülüs, nesih, dîvânî, celî dîvânî, tuğra, mâkılî ve kûfî nev’inden yazmaktadır. Hat sanatı tarihinde kendine özel bir üslûp olarak anılacak yorum türü geliştirmiştir. Klâsik ve modern çalışmalarına devam etmektedir.
    Hat sanatının yanı sıra, kitap tercümeleri de vardır. Tercümelerinden bazıları; Dervişin Edebi, Allah Yolunda Adım Adım, Ömrün Beş Mevsimi Abdullah bin Alevî el-Haddad el-Hadramî’den. Tevhide Giriş: Faslu’l-Hitab tercemesi, Muhammed Parsa. Âdâb, Muhammed bin Abdullah Hâni. Uhud’dan Kalan Hâtıra, Necib Geylânî. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, Dr. Muhammed Abduh Yemanî. Mekke’deki Kor Parçası, Münir Gadban’dan.

    Mescid-i Nebevi'nin Hattatlarından Ali Hüsrevoğlu ile SöyleşiHat sanatına nasıl başladınız, hat sanatında geçirdiğiniz merhaleleri anlatır mısınız?

    Hat sanatına merakım küçük yaşlarımda başladı. Afyonkarahisar’da İmam Hatip Okulu’na devam ederken camilerimizde gördüğüm yazılar beni kendine mıknatıs gibi çekerdi. Meselâ civarında oturduğumuz İmâret Camii pencere üzerinde Hakkı Efendi’nin yazılarını seyre doyamazdım. Ancak o zamanlar ne bunları soracağımız kimse vardı, ne de ders alabileceğimiz kimse. Daha kolay geldiği için Zülâli Camii’ndeki ma’kılî yazıları zaman zaman taklide çalışır, bazı hocalarıma gösterirdim.

    Onlar da takdir ve teşvik ederlerdi. Yüksek tahsil için İstanbul’a gittiğimde de yol göstermesi gerekenler bu sanatı gözümde imkânsız göstererek büyüttüler. Çok zaman alır ve ilme mani olur diye başlamak istemedim. Sonra bir arkadaşım, “Gelin başlayalım, Hattat Hamid olacak değiliz ya! Ne öğrenirsek kâr. En azından el yazımızı düzeltiriz!” dedi ve Hasan Çelebi Hocamızdan başladık.

    Şevki’nin, Şefik’in, İzzet’in, Râkım’ın, Hâmid’in, daha sonra büyük hattatımız Abdullah Zühdî’nin eserleriyle karşılaştım. Kendi kendime Harem-i Şerif’in kıble duvarına “Yazı Cenneti” adını verdim. Burası hakiki Cennet olduğu kadar Yazı Cennetidir de. Çünkü bunlar Cennet yazılarıdır. Onbir sene aralıksız seyrettim. Her gördüğümde ilk görüyormuşum gibi geliyordu. Yeryüzünde bu kıymette ikinci bir kıble duvarı daha yoktur. Ancak kültür dünyamızın bundan ne kadar haberi var, bilemiyorum. Medine’ye gittiğimde merhum Erzurumlu Mustafa Necâtüddin Hoca Efendi ile tanıştım. Dört mezhep fıkhı, yakın ve uzak tarihimize ait binlerce hatıra ve menkıbe, hattatlarımızın hayatlarına ve eserlerine ait sayısız malumat, isteyen herkese elinden gelen yardımı yapma gibi birçok mümtaz özelliklere sahip. Bütün bunlarla beraber sonsuz bir tevazu. Kendisinde zengin bir Hat koleksiyonu vardı. Ondan istenen hiçbir şeye kesinlikle hayır demez, birçok yazıları fotokopi yapar, istemeden dağıtırdı. Ondan da çok istifade ettim. Makamı Cennet olsun. Bir insandan istifade edilmesi, Allah’ın o insana lütfu ve ikramı cümlesindendir. Herkeste bu özellik yoktur.

    Diğer sanat dallarının arasında hüsn-ü hattın yeri nedir, diğer sanat dallarıyla ilişkisi nasıldır?

    Bir insanın vücuduna göre yüzü ne ise, diğer sanatlara göre de hat sanatı odur. Bir insanı yüzü takdim eder. Hat ne hacimdir, ne çizgi, ne resimdir, ne heykel, ne şiirdir, ne de müzik. O kendi âleminde, tek başına bir sanat. Sanatların tacıdır.

    Hat sanatının uygulama alanı, evlerimizin duvarlarında asılı bulunan tablolardan ibaret değil. Hat sanatı, esasında geleneksel mimarimizin vazgeçilmez bir unsuru. Sözün veya ruhta gelişen fikir ve duyguların yazı aracılığı ile resmedilmesidir.

    Büyük matematikçi Öklid’e ait olduğu söylenen bir söz bu fikri çok net ifade etmektedir: ‘’Hat, her ne kadar maddi aletlerle meydana gelirse de o, ruha ait bir hendesedir.”

    Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi esnasında hüsn-ü hat levhalarını yazma şerefi size nasip oldu. Bu süreci bize anlatır mısınız?

    Cidde Üniversitesinde çalışmaya gitmiştim. İki buçuk sene Cidde Üniversitesinde çalıştım, iki buçuk sene de Mekke’de Ümmü’l-Kurâ Üniversitesinde. Bu arada o çevreyi tanımış olduk.
    Bu sırada Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi projesi hayata geçiriliyordu. Ravza-i Mutahhara’da sülüs hattıyla yazılmış ve Efendimizdin; “Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.” buyurduğu kısımda on iki sütuna giydirilmiş bir şekilde Osmanlı sultanı III. Selim’in İstanbul’dan gönderdiği Na‘t-ı şerif vardı. Projeyi üstlenen firma, bu eserin yenilenmesi için bir hattata ihtiyaç duyuyor. O sırada bir yıldır Medine’de bulunuyordum. Orada benim çalıştığım üniversiteye bağlı kuruma müracaat ettiler. O vesileyle tanıştık ve ondan sonra çalışmalarımız ilerledi. O vesileyle de Harem-i şerif yazılarına başlamış olduk. Yazdığımız eserlere oranın âdeti üzere imza konulmadı. Daha sonra ben o na’tı bir albüm hâline getirdim. Bu güzel na‘t-ı şerîfin ilk mısraları şöyledir:

    Es-selâm ey mehbit-i vahy-i emin,
    Cân ile âşık sana Rûhu’l-Emin
    Âsumâne fahreder yerden göğe
    Cây-i cism-i pâkin olmakla zemin...

    Mescid-i Nebevînin hangi bölümlerinde, neler yazdınız?

    Önce harem-i şerif koruma bölümünün projesine giren yazıları yazdık. Sonra genişletme bölümüne girildi.

    Eski bölümün Kubbe kasnaklarındaki yazılar Şükrü Efendi’ye aitti. Kıble duvarındakiler ise Abdullah Zühdi Efendi’ ye. Diğer tüm yazılar bu fakire aittir. Sülüs’le yaklaşık beş yüz metre kuşak yazısı. Genişletme kısmına dıştan dışa 40cmx492cm ebadında doksan yedi pafta yazılmıştır. Mekan olarak genişletmenin, kuzey duvarındaki orta kapı olan Melik Fehd kapısından girince sağdan başlamak üzere aynı kapıya gelinceye kadar bütün genişletmeyi dolaşmaktadır. Yazılar pencere altlarına, kolon aralarına konulmuştur. Yasin, Muhammed, Duhan, Hucurat, Vakıa, Mülk, Cuma sûreleri yazıldı. Pencere üzerlerine Kelime-i Tevhid yazıldı. Sureler mermere kabartma olarak işlendi, mezkûr ayet ve Kelime-i Tevhid döküm olarak hazırlandı.

    Medîne-i Münevvere’nin tarihinden başlarsak, nasıl bir şehirle karşı karşıyayız? Coğrafyası, iklimi ve halkı açısından nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

    Medine, Tevrat gibi kadîm ilâhî kitaplarda; “İki taşlık arasında hurmalık bir şehir” olarak tarif edilmiş ve Son Peygamber’in hicret edeceği yer olarak haber verilmiştir.

    Hakikaten Medine’nin merkezi, doğu ve batısında bulunan Harra-i Şarkıyye ve Harra-i Garbiyye arasında yer alır. Bunlar aynı zamanda Medine hareminin doğu ve batı sınırlarını teşkil ederler. «Harra» taşlık demektir. Bu mıntıkada volkanik lâvlar yayılmış, sönmüş ve soğumuştur. Medine düzlüğünün doğu ve batı tarafında kuzeyden güneye uzanan sınır bölge, koyu siyaha yakın bir görünümdedir. Bu taşlar büyük ölçüde bildiğimiz taş cinsinden olmayıp madenî bir özellik arz eder. İki parça alıp birbirine vurulduğu zaman iki madenin birbirine vurulmasıyla çıkan sesi çıkarır.

    Tarih kaynaklarında Medine’ye ilk olarak Hazret-i Nûh’un torunlarından Yesrib veya Esrib isimli bir kişinin ve onun evlâtları olan amâlîkın yani iri cüsseli insanların yerleştiği kaydı vardır. Tarih içerisinde bazı Yahudi kabileleri de bu şehrin çeşitli mıntıkalarını yurt edinmiştir.

    Hicretten önce ise bu şehirde Arap asıllı Evs ve Hazrec kabileleri ile Yahudiler yaşıyordu. Siyasî durum ise çok karışıktı. Kahtanî Araplarından birbirleriyle amcaoğulları olan Evs ve Hazrec yaklaşık bir asırdır birbiriyle savaş hâlindeydi. Şehirde her boyun, utum adı verilen taştan kaleleri mevcuttu. Yahudi kabileler de savaşan bu iki kabile ile ittifaklar kuruyorlardı. Kan dâvâsıyla başlayan, intikam ve alay şiirleriyle süren savaşta soy birliği hiçbir fayda sağlamıyordu. Kan bağı, hak din ve muhkem nizam olan Müslümanlığın gösterdiği istikamette yönlendirilmediği zaman; kan, can, mal, mülk bir kıymet ifade etmiyordu. Câhiliye şairlerinden biri durumu şöyle özetliyor:

    “Biz bir milletiz ki her ne konuda savaş olursa olsun, bizi çağıranın kim olduğuna ve niye çağırdığına bakmayız. Silâhlanıp yola düşeriz.

    Hat sanatından ve inceliklerinden biraz bahseder misiniz? Bu sanatı icra ederken yaşadığınız zorluklar nelerdir?

    Bu, kitaplık bir soru. Bir nebze bahsedeyim: Hat sanatı her şeyden önce fıtrî bir sanat. Bu sebeple fıtratın temeli olan Tevhid duygusuyla, inancından doğar ve gelişir. Meselâ ilk harf elif. Tek başına duruşuyla hem Tevhid inancını anlatır, hem ayakta duran bir insanı remzeder, hem de insanın sırrı olan Tek Allah’a [cellecelâluh] işaret eder. Bütün harfler tek hattın değişik şekilleri ve kıvrımlarıyla meydana gelmiştir.

    Fakat Latin yazısındaki A harfi üçgen görünümüyle teslis inancını remzederek işe başlar ve öyle devam eder. Özet olarak Kur’an yazısı Tevhid inancının yazısı. Latince de teslîsin. Bizim hat sanatı eserlerimiz ölmez bir güzelliğe sahiptir. Şevket Rado, Türk Hattatları kitabında soruyor: “Biz Müslüman olduğumuz için mi bu sanata düşkünüz? Dünyada bizden başka bir millette başlı başına yazı sanatı diye bir konu yoktur. Bu sadece bizde vardır. Bu, asırlardan beri üçlü bir vecize halinde şöyle ifade edilmiştir: “Kur’an Hicaz’da indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.”

    Osmanlı da hat sanatı desteklenip hattata ehemmiyet verilirken hattatlar şimdi neden geri planda?

    Osmanlıda padişahlar, paşalar, valiler de hattattı, dolayısıyla bu sanatın ne anlam ve ne değer ifade ettiğini biliyorlardı ve sanatçıyı destekliyorlardı. Ve en önemlisi gerçek sanatkârı, sanatkâr olmayandan ayırıyor, himaye ediyorlardı. Bir iki misal verebiliriz:

    Şeyh Hamdullah, Sultan II. Beyazıt’a ve çocuklarına hat hocalığı yapmıştır. O’na son derece hürmet ederdi. Sultan II. Beyazıt Şeyh Hamdullah’a o kadar hayrandı ve o kadar itibar ederdi ki, etrafındaki ulema kendilerinin küçümsendiğini düşünerek Şeyh’i kıskanmaya başladılar. Ne yapıp edip Şeyh’i gözden düşürmeye çalışıyorlardı. Sultan Beyazıt bunu fark ederek, bütün ileri gelen ulemayı saraya davet etti.

    Toplantıyı açarken onların kitaplarını da üst üste koymaya başladı. Sonunda hazır bulunanlara elindeki Şeyh Hamdullah tarafından yazılmış olan Kur’an-ı Kerim’i göstererek bunu kitap yığınının en altına koyacağını söyledi. Ulema; -“Olmaz, olmaz! Kur’an-ı Kerim’i en alta koymak O’na saygısızlık olur” diye itiraz ettiler. Bunun üzerine Sultan Beyazıt;

    “Hakkınız var!’” dedi, “Hakkınız var ama bu Kur’an-ı Kerim’i yazmış olan üstadı sizlerden daha değersiz tutmak da saygısızlık olmaz mı?” dedi. Ulema, Sultan’ın bu akıllıca hazırlanmış tedbirinden mahcup oldular ve Şeyh Hamdullah’ı kıskanmaktan vazgeçtiler.

    Sultan II. Mustafa, Hafız Osman Efendi’ye çok hürmet gösterir; yazı yazarken hokkasını tutardı. Bir ders esnasında Padişah “Artık Hafız Osman gibi bir hattat yetişmez” deyince, Hafız Osman Efendi’nin “Efendimiz gibi hocasına hokka tutan padişahlar geldikçe, daha çok Hafız Osman’lar yetişir hünkârım” cevabını verdiği çok meşhurdur.

    Harf inkılâbıyla zarar gören bu sanata devletimiz üççeyrek asır boyunca ilgisiz kalmıştır.

    Harf inkılâbına neden gerek duyuldu?

    Yaygın kanaate göre sebep şuydu: Osmanlıca diye bilinen Eski Türk harflerinin öğrenilmesi zordu! Osmanlıca bir bilim dili olamazdı! Bu sebeplerden dolayı bizler de geri kaldık ve uygar batıya yetişemedik.

    Evet, öğrenciliğimizden beri üç aşağı beş yukarı söylenenler bunlardı. Yığın yığın harf ve işaretlerden oluşan Japon alfabesinden, Osmanlıca her halde daha zor değildi. Ama ne Japonlar ve ne de Çinliler vazgeçtiler alfabelerinden. İlerleme bakımından ise durumları şu anda dünyanın gözü önünde.

    Harf inkılâbı hiçbir milletin tarihinde yoktur. Kemal Tahir “Yol Ayrımı”nda durumumuzu şu alayvari cümlelerle özetler. “Sıra harf devrimine geldi. Arap harfinin gerici, buna karşılık Latin harfinin ilerici olduğu anlaşılmakla, ossaat gerici tepelenip, ilerici kucağa çekildi. s. 98” Yine Kemal Tahir aynı eserinde şikayetini şöyle belirtir. Ah nolaydı olaydı, şu yeni harf belası çıkmayaydı. Bak bakalım, yüzbin baskıdan aşağı hiç iner miydim? Yahu, nerden çıktı bu yeni harf ki, okuma bilenleri cahil etti, bilmeyenler hiç öğrenemedi... ne akıldır ki, fukara Türk’ü boş böğründen vurmuştur. s.38” Harf inkılâbı yapılırken bırakınız halkı aydınların bile mutabakatı sağlanamamıştı.

    1926 yılı içinde Akşam gazetesi tarafından memleketin aydınları arasında Latin harfleri üzerine bir anket tertip edilir. Bu ankete yurdun bir kısım ünlü yazar ve bilim adamları katılır. Katılanlar arasında büyük romancı - yazar Halit Ziya (Uşakligil, Daru’l-Fünûn tarih ve Lisaniyyat müderrisi) Necip Asım (Yazıksız), Dilci Veled Çelebi (İzbudak), Edebiyatçı-yazar Ali Canip (Yöntem) ve Pedogog-Edebiyatçı İbrahim Alaeddin (Gövsa) gibi şahıslar İslam harflerini savunan yazılar yazmışlar ve bu hususta direnmişlerdir. s. 54 (Atatürk ve Harf devrimi) M. Şakir Ülkütaşır, Türk Dil Kurumu Yayınları.

    Harf inkılâbından sonra hattatların, yazarların, okurların hali ne oldu?

    Hattat Hamid üstadımız diyor ki: Sirkeci’den Cağaloğlu’na kadar sağ kolda yüz elli, sol kolda yüz elli hattat dükkânı vardı. Yani çok geniş olmayan bir yerde üç yüz kadar hattat, gece gündüz harıl harıl çalışıyor. Harf inkılâbında hepsi dükkânını kapattı. Bir tek ben kapatmadım. Allah bana yardım etti, muhafaza etti ve Osmanlı’dan kalan bu sanatı Cumhuriyete taşıma vazifesini bana yükledi.

    Ve o dönemde birçok hattat işsiz kaldı. Sadece hattatlar değil, gazeteciler, yazarlar, okurlar tüm halk zarar gördü. Harf Devrimi, Kâzım Karabekir’in “felaket” dediği boyutlardaydı. 2 Kasım sabahı âlimler, bir gece önce okudukları kaynaklara ulaşmanın yasak olduğunu öğrendiler. Baskıya hazırlanan dergiler, ne yapacaklarını şaşırdılar, bazı gazeteler derhal yayınlarına son verdiler.

    Okuma-yazma oranı Müslümanlar arasında sıfıra düştü. Birkaç Fransız hayranı dışında okuryazar kimse kalmadı. Bu durum, basında zaten etkin olan Ermeni, Yahudi ve Rumların sayısını artırdı. Onlardan bazıları resmi olarak basın kuruluşlarında görev alırken birçoğu “gizli çalışan” olarak iş yaptı.

    Böylece basındaki Batı etkinliği arttı. Gazetecilik “Osmanlı” kimliğini tamamen yitirdi, birkaç Fransız hayranıyla birkaç gayrimüslimin işi oldu. Basının halkı İslam’dan uzaklaştırma çabası hızlandı. Edebiyat dergileri bir bir kapandı. Yayınını sürdürenler de önce artık “eski alfabe” denen alfabeyle kaleme alındı, ardından genellikle bir Rum usta bulunarak ona baştan sona yazdırılırdı. Tezhip sanatı sona erdi. Arşivler, “Arap alfabesiyle yazılmış” denerek başta Bulgar tüccarlar olmak üzere yabancılara kâğıt diye satıldı. Osmanlının paha biçilmez belgeleri Avrupalıların eline geçti. Yüzlerce yıl önce yazılmış, paha biçilmez el yazması yüz binlerce eser yakıldı veya jandarma korkusuyla saklandığı yerde unutuldu.

    Cumhuriyetten sonra hat sanatının tekrar canlanması nasıl oldu?

    Allah bu sanatı yeniden ihya etti. İnnehu alâ rec’ıhî le kâdir(kâdirun) Tarık suresi.8. Ayette dediği gibi. Yoktan yaratıp var eden Allah’ın yeniden diriltmeye elbette gücü kudreti yeter.

    Devlet bu sanatın gelişmesi, sevilmesi, tanınması için ne yapmalı?

    Osmanlıdaki gibi ilim sahibi, sanata yabancı olmayan devlet adamlarının sahip çıkmaları lazımdır. Öncelikle bütçe gerekiyor. Ve tanıtım şart. Günümüzde reklamın önemi tartışılmaz. Dünyaya hitap edebilecek bir sanat kapasitemiz var bizim. Biz dünyaya sanat ihraç edebiliriz. Vatan için büyük kazanç olur. Her şeyden önce buna inanmamız gerekiyor. Hat sanatında dünya lideriyiz. Bu konuda dünyada bizimle yarışacak ülke yok. Ama gençlerimizin bu konulara ilgisi fazla denemez. Geçmişine değer vermeyen toplumlar ilerleyemez. Geçmişimize, sanatımıza sahip çıkmalıyız.

    Belediyeler- İSMEK- hat kursları açıyor. Bu çalışmalar ile ilgili görüşleriniz nedir?

    Kurslar açıyorlar evet. İyi niyetle çok şey yapılıyor. Fakat gerçek hocalar dururken üç ay- beş ay hat dersi almış ve de icazeti olmayan kişilere daha az ücretle hocalık yaptırıyorlar. Bunu bilenleri değerlendirmeliler.

    Eski hattatlardan günümüze bazı hatıralar nakledilir. Mesela siz hocanız Hamit Aytaç ile ilgili hatıralar anlatıyorsunuz. Sonraki kuşaklara sizinle alakalı nakledilmesini istediğiniz bir hatıra anlatabilir misiniz?

    Kendimle ilgili değil de hocam Hattat Hamid Aytaç’ın yaşadığı bir hadiseyi anlatayım: Bir ara Hattat Hâmid’in odasının bulunduğu han büyük bir yangın geçiriyor. Eğer Hattat Hâmid’in odasına da yangın gelecek olursa ki eski İstanbul yangınlarını düşünelim, mevcut olan bütün eserler yanıp kül olacak. Hancı geliyor: “Üstad!” diyor, “Çabuk davran, toparlan, yangın geliyor, yanıyorsun!” Hattat Hâmid hiç istifini bozmadan çalışmasına devam ederek diyor ki: “ Biz ‘Allah’ yazıyoruz kardeşim, yanmayız; siz başınızın çaresine bakın” ve hakikaten bunu nasıl güçlü bir imanla söylediyse ateş Hattat Hâmid’in kapısına kadar geliyor ve kapısında sönüyor. Bunu ben daima anarım.

    “Hiç” istifiniz de öyle bir gizem var ki insanı hayran bırakıp derinliklerine çekiyor. Bu istifin maddi manevi oluşum aşamalarını anlatabilir misiniz?

    Bu eser Laleli Baba’nın Sultan Üçüncü Mustafa ile olan hatırasına yazılmıştır. Türünde ilktir. Laleli Baba’nın Sultan Üçüncü Mustafa’ya “…bak sen bu kadar süreçten sonra hiç olacaksın. Ama ben çoktan hiç oldum” sözü ve bu sözün hikâyesi benim “Hiç” adlı eserimin ilham kaynağıdır. Ben de kendimi bir hiç görüyor ve bunu hat sanatıyla ifade etmeye çalışıyorum. En büyük sanatçı Allah’tır. Ne varsa Allah’tan dolayı vardır. İnsan bir hiç olduğunu anlayınca sanatta bir yere varır. Bir insan bütün güç ve kudretin, gerçek ve bizatihî varlığın tek Allah’a ait olup kendisinin de bu muazzam varlık ve kudret karşısında bir “hiç” olduğunu idrak etmedikçe kemale ulaşamaz

    Bu sebeple şu “dört hiç”i hiç unutmamak lazımdır:
    1- Dünyanın bütün sıkıntıları, cehennem azabının yanında “hiç”tir
    2- Cehennem azabının en korkunç derecesi, ALLAH’ı görmekten mahrum kalmanın yanında “hiç”tir
    3- Dünyanın bütün nimetleri cennet nimetleri yanında “hiç”tir
    4- Cennetin bütün nimetleri ALLAH’ı bir defa görmenin yanında “hiç”tir Bunlar, herkese göre değil, ALLAH’ı bilenlere göredir Nice kimseler için dünyanın bir saman çöpü, cennetten daha değerlidir Bunların derecesine düşmekten ALLAH’a sığınırız

    “Hiç” konusu üzerinde on yıldır çalışıyorum. Olmayan bir şeye vücut vermeye çalışıyoruz. Noktalar birleşti çizgi oldu sonra harflere dönüştü, incelince de aradığımız şeye ulaşmış olduk. Daha da soyutlaştırarak ulaşabileceğim en iyi noktaya ulaşmak en iyi şekilde ifade etmek istiyorum. Nihayetinde hiçlik soyut bir ifadedir. Bazı durumlarda yokluğu, bazı durumlarda değersiz olmayı ifade eder.

    Son olarak Medine Ansiklopedisi projenizden bahsedebilir misiniz?

    Bu proje, Medine üzerine başta Mescid-i Nebevî olmak üzere Medine mescitlerini tarihten bugüne ele alacak, teknik ressamından, mimarîye ortaya koyacak, şehrin tarihi, coğrafyası, tarihî eserleri, kütüphaneleri, burada yaşayan tarihî şahsiyetlerin anlatımına kadar geniş bir eseri hedefliyordu. Büyük bir finans ihtiyacı olduğu için çalışma giriş bölümünde kaldı. Dokümanı duruyor, yazmak için hepsi Arapçayı, Türkçeyi mükemmel bilen, bilgisayar kullanabilen 5 veya 10 eleman lâzım. 5 eleman olursa 10 yıl, 10 eleman olursa 5 yıl çalışmak sûretiyle bu eser ortaya çıkacak.

    Mescid-i Nebevi'nin Hattatlarından Ali Hüsrevoğlu ile SöyleşiMedine’de de bir Medîne-i Münevvere Araştırma Merkezi kuruldu. Ben de ziyaret ettim. Bizim bu çalışmada yapmak istediğimiz çalışmaları görüntülü hâle, maket hâline de getirerek güzel bir çalışmalar yapmışlar. Çok zengin bir kütüphane oluşturmuşlar, dokümantasyon merkezi...

    Meselâ; Peygamberimiz’in hicret yolunun güzel bir haritasını çıkarmışlar. Mescid-i Nebevî’nin ilk yapısının maketini yapmışlar. Medîne-i Münevvere’nin ilk coğrafî yapısının maketini yapmışlar. Bedir, Uhud gibi harpleri, plân üzerinde göstermişler. İnşallah eserler vermeye devam ederler. Güzel çalışmalar yaparlar.

    Kaynak: Asuman Güzelce, Ay Vakti Dergisi, Mayıs - Haziran 2012

     

     

     

    Sonraki içerikSonraki içerik

    Hattat Ali Hüsrevoğlu menüsüne ait diger içerikler...

    1. Mescid-i Nebevi'nin Hattatlarından Ali Hüsrevoğlu ile Söyleşi

     

    Site Hakkında
    Hat Eserleri Galerisi


    Hat Eserleri Galerisinden...

    Levha - Ayet-i Kerime - Eseri büyük olarak görmek için tıklayınız

     
    Sayfa başına dön Bu sitede yer alan eserlerin tüm hakları sahiplerine aittir. Sahiplerinden izinsiz kopyalanamaz,
    çoğaltılamaz ve başka mecralarda yayınlanamaz. Tüm hakları Yayın sponsoru: OTİMİWeb tasarım: Korelasyonsaklıdır.

    Kalem Güzeli - www.kalemguzeli.org 2008 - 2014