‴Elif‴:
Geçtiğimiz Haziran ayında İstanbul῾da tertiplendi: ‴Uluslararası Kadın Hattatlar Sempozyumu ve İcazet Töreni‴...
İcazet, uzun talebelik ve öğrenim sürecinden sonra yakalanan kıvamı anlamlandırıyor. Bunun belli bir süresi yok, ama uzun ve sabırlar gerektiren, emek ve gönül yılları lazımdır diyor, sorduğumuz ustaları... Hep merak ettiğim Hasan Çelebi῾yi dünya gözüyle gördüğüm bu muazzam icazet töreni, benim için masallara has bir gündü diyebilirilim. Sanki Kaf Dağı῾nın ardından çekiliyordu önümüzdeki Vav harfleri. Hasan Çelebi῾nin simurg kuşunu andıran bir yüzüyle müşfik bir yüzüyle uzlet hali, onun etrafından pervane misali dönen kadın hattatlarla bütünleşince, yazı῾nın bir meslekten çok bir hal, bir hayat tarzı olduğunu müşahede ettim o gün...
Meşk diyorlar, yazıya dalıp adeta yüzdükleri o saatlere... Yazı sanatına dair alçakgönüllülük, sanki her birinin boyunlarını bükmüş. Öne doğru. Saygıyla. Hangi büyük kapının önünde beklediklerinin farkında. Kalem ve Hokka sırdaşları olmuş. Mürekkep ve hokka şahitleri. Mordan siyaha geçen gecenin içinde, özenle aharlanmış, terbiye edilmiş ak kağıtlar üzerine, içlerindeki sesi döküyorlar hattatlar... Mürekkebi adeta içiyor kamıştan kalemler, her batışlarında hokkaya. Hokka garip ve müşfik bir karın gibi, tas gibi. Ters çevirdiğinde bile vermez sırrını, dökmez içindeki mor mürekkebi. Anne gibi. Kuyu gibi. Yusuf῾u kurttan ve kurtlaşmış nice insan koruyan o serin kuyu gibi. Hokkalarında bağlanıyor hattatların kaderleri... Sonra gene kalem, gene kamış, gene kamışlıktan neden kesildiğini bir türlü çözemeyen o şikayetperver kalem giriyor devreye... Ayrılığın ve gözyaşının ontolojisinde oturuyor o kalem... Sonra içip içip şerbet misali mürekkebinden. Gecenin ortasındaki bir yapayalnızlık şikayeti gibi çizmeye başlıyor. Benim başıma ne geldi ah, bir bilseniz der gibi tüm kalemleri yeryüzünün... ‴Rabbi yessir‴ diye başlıyor kağıdın üzerinde kaymaya. Rabbim zorlaştırma kolaylaştır. Ne olur... Bu yalvarışla girermiş tüm yazıcılar yazma yoluna. İcazet dedikleri şeyse, bu yolun meşakkatlerini öğrenip, sabrı şiar edinmekle ilgili kuşkusuz...
Ve Yazı. Kader. Kaderin meşk edilen sırlarla dolu hatları, kenarları, konturları, ölçüler, dengeler, kıvamlar, ritimler...
Ne resim diyebilirim tam anlamıyla. Ne heykel. Hatta yazı da diyemem. Şiir de... Ama hattın geniş bahçesinde her birinin de birer çiçek dalı gibi kendini, bakan göze uzattığını görüyorum. Bakmak veya görmek derseniz. İkisi arasında uzaylar, fersahlar ve derin vadiler var kuşkusuz. Bizimkisi, dışarılık işi. Dışarıdan bakmak. Görmek dediğinizse iç aydınlığıyla ilgili çoğu kez... Hat, bizim uzun uzun senelerden beri görmediğimiz, baksak bile görmek istemediğimiz bir dünyanın, ışıklarını kapadığımız bir odanın, alçakgönüllü ve pes etmeyen bir şahidi... Hasan Çelebi, harf devriminin ertesi günü, Cağaloğlu῾nda kapısına kilit vurulan hattat dükkanlarını anlatırken davudi sesi titriyordu. Nereye gitti o sanatkarlar o günden sonra? Yazı takımlarını kırıp attılar mı? Mürekkeplerini denize mi döktüler? Ne oldu sonrasında? Büyük bir sessizlik. Se harfi gibi dünyada ne kadar nokta varsa hepsini br sandal gibi içine toplayıp, sırra kadem mi bastılar? Hasan Çelebi anlattı; bir tek Hattat Hamid kalmış küçük ve loş dükkanının arkasında, sönük bir lambanın altında tek başına yazmaya devam eden olarak bir o kalmış... Allahtan o da çekip gitmemiş. Kederlere gömük metruk aşk sarayının kandilcisi gibi, hat diyarının son temsilcisi... Hasan Çelebi, kürsüye çağrılırken sehven hocasının ismi Hamid ile anons edildiğinde, oldukça müteessir oldu. Hem de çok sevindi, iftihar etti bu vesileyle diye düşündüm. Hattı yasaklar ve unutkanlıklar hattından sıyırıp, binbir keder ve vehimle bugünlere taşıyabilmiş Usta῾sının ruhaniyetini, şeffatini, himmetini işte o anda iliklerine kadar hissettiğine eminim...
‴Hattat olmak için, güzel ahlaklı olmak lazımdır. Edep ve sabır şarttır‴ diyor Hattatların el kitabı. Hayran olmamak elde mi? Siz bugün icra edilen hangi sanatta, hangi meslekte böyle bir inceliğe rast geldiniz? ‴Üstün olan, yazan değil Yazdırandır‴ anlayışı gereği, Hat, geleneksel sanatımızın yaslandığı ahlaki ve inanç değerlerini işaret ediyor...
‴Tuhfe-i Hattatin‴ adlı esere bakarsanız, İslam῾ın ilk günlerinden 18.yy῾a kadar geçen zamanda 12 kadın hattat gelip geçmiştir. İbnülemin Mahmud Kemal İnal῾ın ‴Son Hattatlar‴ adlı kitabında ise ismi zikredilen 11 kadın hattat vardır. Kuşkusuz bu sayı aslında çok daha yüksektir. Ne ki doğu ahlakına dayalı ismi öne geçirmeme ve edebe dair ‴laederi‴ (isimsiz ve anonim olma) geleneği pek çok kadın hattatı, meçhuller atlasına yollamıştır.
Hattat Ayten Tiryaki Hanım, o gün icazet dağıtan hat üstadlarımzdandı. Kendisini ayakta ve iftharlarla alkışladım. Hasan Çelebi ve Hüseyin Kutlu Üstadların yanısıra, Davut Bektaş, Hüseyin Öksüz, Fevzi Günüç ustalar da kadın talebelerine icazetlerini verdiler...
‴Lamelif, Ye‴:
Projenin liderlerinden değerli arkadaşım Dr.Hilal Kazan῾a da teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayşe Böhürler ile birlikte değerli ve önemli bir işe imza atmışlar...
Kaynak: Anadolu῾da Vakit Gazetesi, 18 Temmuz 2010.